Necmettin Erbakan – DAVAM Kitabı

Uzun zamandır bloga yazı yazamıyordum, neden bilmem elim gitmiyor. Halbuki burada yazmak keyif alarak yaptığım birkaç işten birisi… Her neyse…

Birkaç gün önce rahmetli Necmettin Erbakan hocanın Davam isimli kitabını okudum. Bu tür kitapları okumaya önem veriyorum, çünkü bu tür kitaplar kaynak metin olarak nitelendirebileceğimiz kitaplardır. Yani kahramanımızın doğrudan kendi dilinden anlattığı olaylar ve kavramları okuyabiliyoruz.

Rahmetli Erbakan hoca hakkında daha önce detaylı bir yazı yazmıştım, başlığı Bir Deha Bilim Adamı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, başlığa tıklayarak yazıya ulaşabilirsiniz. Bu yazıda ise daha doğru kaynaktan hoca ve kitabından bahsetmek istiyorum.

Kitap ve İçeriği

Kitap içerik olarak önce Erbakan hocanın kendi ağzından hayatını anlatıyor. Nerede ve hangi yılda doğduğundan, ne tür eğitimler aldığından ve hatta hangi cemaat ve topluluklara mensup olduğundan bahsediyor. Daha sonra birkaç başlık altında hoca fikirlerini ifade etmiş.

Kitabın Başlıkları:

Giriş (Hayat hikayesi)
Yaratılış ve İnsan
İslam Davamız
Dünyayı Yöneten Güçler
İslam Birliği Davamız
Kıbrıs Davamız
Medeniyet Davamız
Maarif Davamız
Sanayi Davamız
Adil Düzen Davamız
Son Söz

Bu yazıdan hocanın erken yaşamından bahsetmek istemedim, bunun için Bir Deha Bilim Adamı Prof. Dr. Necmettin Erbakan başlıklı yazıma bakabilirsiniz. Kendimi tekrar etmemek adına bu kısmı geçiyorum.

Yaratılış ve İnsan

Dini konular üzerine düşünüp okuyan birisi sayılabilirim, bu konuda da genelde kaynak metinlere başvururum. Fakat Erbakan hocanın bu konuda fikirlerini okurken gerçek anlamda etkisi altında kaldım. Çünkü içten ve inanarak söylediğine kanî olduğum cümlelerdi bunlar. Özellikle camilerde sözde hoca tayfasıbdan duyduğum “İslam dışında hiçbir hak ve hakikat yoktur.” cümlesi beni etkilemezdi, ta ki Erbakan hocanın ağzından duyana kadar, yani okuyana kadar. Hocanın bu konudaki düşüncesi çok sağlam bir temel üzerine kurulu. Çünkü hoca bu konuda bir şeyler anlatırken işin felsefesine de iniyor. İslam’dan bahsederken “Akıl” olgusundan bahsedersek İslam’ın mantığından bahsediyor.

Mesela sayfa 40’da “Akıl, İslam ve imanın emrinde olursa en büyük nimet, nefsin ve şeytanın elinde olursa en büyük felaket olur” cümlesi ile hakikatin ne kadar değerli olduğunu anlatıyor. Düşünün ki, bir tabanca icat edilmiş. Bir katilin elinde ise cinayet aleti, bir mücahitin elinde ise fetih vesilesi oluyor. Aklında böyle bir olgu olduğunu düşünüyorum, ki Erbakan hoca da böyle düşünüyor.

Diğer bir mesele ise, kitaptan okurken müthiş keyif ve öğrenme hazzı aldığım bir husus var. Ezbere okuduğumuz kuran ve yine sözde hocaların anlattığı İslam hakikatinden bir ders daha çıkardım sayesinde. Kendisine kitap gönderilen yani Ulû’l-Azm Peygamberlerin bizlere verdiği derslerden bahsediyor.

  • Hz. İbrahim’in putları kırıp en büyük puta baltayı vererek ve müşriklere bir putun kendini bile korumaktan aciz olduğunu öğretmesi bizlere akıl ve ilmi,
  • Hz. Musa’ya gelen 10 emir bizlere Hukuku,
  • Hz. Davut döneminde insanların yerleşik hayat düzeninde yaşamaya başlaması bizlere Ekonomiyi,
  • Hz. İsa ise kendisine öğretilenlerle bizlere Ahlak‘ı anlatmış ve öğretmiş.

Yani okuduğumuz metinlere farklı perspektiflerden de bakarak İslam inancının hakikatini, hak bir inanış olduğunu ve akla ise tamamen uygun olduğunu ifade etmiş.

Kitapta 48. sayfada müslüman olan yabancı bir insandan bahsetmiş. Bu insan Hz. Muhammed’in hayatını araştırmış ve öz amcasını öldüren bir insanı, yıllarca savaştığı ve nice canlar alan Mekkelileri Mekke’yi fethettiği zaman intikam almak yerine affetiğini, böyle bir davranışı ancak gerçek bir Peygamber yapabilir, fikri ile müslüman olduğunu anlatmış. Bu kısmı okurken şunu çok düşündüm. İlk ayeti yani ilk emri İkra yani Oku olan bir dinin bizlerin kabulünce Yüce Peygamber’i nasıl Ümmi yani okuması yazması olmayan birisi olabilir? Bu soru aklımı çok kurcalıyor. Çünkü bu denli ilme, akıl ve stratejik bilgiye, geçmiş peygamberler ve ümmetler hakkında Tarihsel bilgiye sahip birisi nasıl olurda okuma yazma bilmez? Bu her şeyden önce akıl ve mantığı bunun da ötesinde bizlere getirdiği inancın temeline aykırı. Bu husus Davam kitabında geçmiyor, sadece okurken düşündüm. Bu konuda ileride daha detaylı araştırıp yazmayı planlıyorum.

İslam Davamız kısmını devamında benim için en kıymetli yer ve görüş sayfa 49-50. sayfalarda geçmektedir. Bu kısımda böyle bir alıntı paylaşayım sizlerle: “Farz edelim ki Hz. Peygamber’in Bedir Savaşı’nı yaptığı gün o civarlarda develerini güden bir çobanız. Efendimiz Aleyhisselâtü vesselâm ile Ebû Cehil taraftarları Bedir kuyuları yakınında savaşa tutuşmak üzereler. ‘Şöyle yüksek bir tepeye çıkayım da yaşanan savaşı seyredeyim’ denirse inkârcılar zümresinden olunur. Çünkü insan bu dünyaya hangisi haklı, hangisi haksız bilmek için gelmemiştir. 

Ya Rabbi, Peygamberin Hz. Muhammed (s.a.v.)’e yardım et, onu muzaffet kıl!’ diye dua edilirse bu sefer de günahkâr bir fâsık olunur. Çünkü o an dua etme zamanı değil, eyleme geçme ânıdır.

İşte buradaki alıntıda rahmetli Erbakan hocanın hangi şuur ve bilinçte olduğunu anlamak çok kolay. Bu fikri çok benimseyen birisiyim, nitekim günümüzde kim kime güveniyor? Bugün yeni bir arkadaş edinirken bile malum örgütle alakası var mı yok mu diye düşünür olduk değil mi? Bunların hepsi inancımızı dua ederek yaşayan hocanın deyimiyle Cihad etmeden yaşayan bir toplum olduk ve gerçekten hep beraber tüm düşmanlarımız tarafından bir güzel “Aldatıldık!”. (Burada siyasi bir atıf yoktur. Makale baştan sonra siyaset içermemekte, konulara bilimsel açıdan yaklaşmaktadır.)

Daha önce söyleşisinden bahsettiğim Fuat Sezgin hocanın da bilimin temelini Müslümanların atmış olmasına Erbakan hoca da vurgu yapıyor. Bu konu hakkında da uzun uzun yazmış, ama bir örnekle bu bölümü bitireyim.

Trigonometrik ölçümler olan sinüs ve cosinüs döneminde Abbasi halifesi Me’mun zamanında Arapça olarak Ceyb ve Tamam-ı Ceyb olarak kullanılmış. Haçlı seferlerinden sonra bu tabirler Latince karşılığı olarak Sinüs ve Cosinüs olarak batı literatürüne geçmiş. (sf. 61-62) (Etimolojik Köken için Kaynak)

Dünyayı Yöneten Güçler

Bu kısımda ülkeye Başbakanlık yapmış ve üniversite yıllarında da lakabı Derya Necettin olan bir hocanın kaleminden okumak çok kıymetli. Çünkü bizim dışarıdan gördüğümüz konuları kendisi bizzat içinde yaşamış ve yazdığı sıralar bir siyasi hedef görmeksizin yani siyasette fiilen olmadığı için çıkarsız anlattığı için çok kıymetli.

Bu bölümde bizlere D-8 ve G-8 zirvelerinden, Türkiye’nin AB’ne neden sokulmak istendiği ve girildiği taktirde neler olacağından, IMF’nin ne olduğu ve nasıl bir düzende çalıştığından, Gizli Dünya Devleti olarak dünyayı kimler nasıl yönetiyor bunlardan bahsediyor.

Ekonomik alanda doların ve altının kullanımı, faiz işletmeciliğinin nasıl bir sömürü düzeni olduğu, borsa spekülasyonları gibi bir çok konudan ve tabi ki George Soros ve Rotschild Ailesinden bahsediyor. Bu insanların aslında kimler olduğu, köken olarak nereden geldiği, Hitlerin Yahudi soykırımını aslında ırkçılıktan değil Siyonizme hizmet etmesi için yaptırıldığı ve bunlar sonucu İsrail ve sömürü düzeninin nasıl kurulduğundan detaylıca bahsediyor.

İslam Birliği Davamız

Erbakan hocanın yaşam boyu peşinde olduğu bir diğer konu da İslam ülkelerinin aynı ABD, AB, Nato gibi bir birlik haline gelmesiydi. Bunun için G-8’ler gibi Erbakan hoca da D-8’leri kurmuş ve koordinasyonları sağlamış. Özellikle Ortadoğu ve OPEC olarak adlandırılan Petrol satan ülkelerdeki bu sömürü düzenini yıkıp bu kaynakların İslam ülkeleri arasında adil şekilde kullanımı, bilim ve teknoloji, eğitim, silahlanma ve askeri güç alanında birlik ve dayanışma içinde olmasının önemini vurgulamış ve bu konuda çalışmalar yürütmüş. Evet, bu bölümde de özetledim. Gelelim diğer konuya…

Kıbrıs Davamız

Hepimizin bildiği üzere 1974 Kıbrıs Barış Harekatının yapıldığı yıldır ve bu yılda CHP ve MSP koalisyonu hükümettedir. Adada Türkler’e yapılan zulüm ve katliamlar Türkiye’nin garantör devlet olmasının verdiği yükümlülükle buradaki akan kanı durdurmak için ABD ve İngiltere hakemliğinde müzakereler yapılmış, Yunanistan’daki darbe sonrası gelen hükümetin talepleri kabul etmemesi ve Ruhların Kıbrıs üzerinde Enosis hayalleri kurması Türkiye’yi bu harekata mecbur bırakmış.

Harekat başarı ile sonuçlanır, hatta dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in teklif edipte kabul edilmeyen topraklardan da fazla toprak alınmış ve burada KKTC kurulmuş.

Bu konuda daha önce de araştırmalar yapmıştım. Bunlardan öğrendiğim kadarı ile KKTC kurulduğunda bayrağını bizzat Erbakan düşünmüş ve belirlemiş. Bu bölge üzerinde yapılan planların İsrail’in bir sömürü düzeni kurmak istediğini düşünür. Hatta Dolar işareti üzerindeki S ve üzerinden geçen iki şerit, İsrail bayrağındaki Davud yıldızı ve yanlarından geçen iki şerit Nil ve Fırat nehirlerinin sembolüdür. Bu altıgen de İsraillilerin sembolü. Yani kendilerince kutsal addedilen bu topraklar onlara ait ve bu topraklarda İsrailoğulları vardır, anlamına gelmektedir. Bu nedenledir ki Erbakan Kıbrıs bayrağında iki şerit içine Türk bayrağı sembolü koyarak karşı cevap vermiştir. Hatta Erbakan hoca bu konuda ne kadar titiz olduğunu attığı imzadan da anlamak mümkündür.

Ayrıca bir de Kıbrıs Barış Harekatını anmışken Rahmetli Demirel ve İsmet Paşayı da anmadan geçmek olmaz. 1967 ve öncesinde bu problem patlak verdiği zaman Rahmetli İsmet paşa çok iyi bir dış siyaset izlemiş ve bir süre akan kanı durdurmuş. 1967’de ise bu harekata yeterli askeri donanım olmadığını göre Demirel ise 1974’deki harekatta kullanılan tüm donanımın alt yapısını hazırlamış. Hepsinin de ruhları Şad mekanları cennet olsun.

Medeniyet Davamız

Erbakan hocanın bu bölümde deyindiği en önemli konu biz Türk milletinin zaten övünecek ve gurur duyacağı bir geçmiş ve medeniyeti var. Bu nedenle kendimizi Batılılardan aşağı görmemeliyiz, şeklinde. Bu nedenle kitabın 171. sayfasında batının bizleri dinimiz, inacımız kültürümüzü bombardıman altında tutarak asli kimliğimizden kopararak kendi istedikleri tav’a gelmemizi sağlıyorlar.

Ayrıca bu kısımda Erbakan hocanın sayfa 175’de “Besmele kaldırılıp yerine ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım’ denince öbür taraftan Kürt bir müslüman evladı; “Ya öyle mi? Ben de Kürdüm, daha doğruyum, daha çalışkanım!’ demeye başladı.” ifadesine katılmıyorum. Aslolanın ne Türklük ne de Müslümanlık değil Laik bir Müslüman Türklük olduğu kanaatindeyim. Buradaki Türklük kesinlikle Irkçılık değil bilakis Ulusalcılık anlamındadır. Laiklik demek de “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” demek değil, daha doğru biçimde “inanç ve düşüncelerin kişisel hak ve özgürlüklerinin bireylere verilmesi” esasındadır. Yani bir hoca sınıfta ders anlatırken sen Türksün sana anlatayım, sen Kürtsün anlatmayayım ya da bir Polis sen Sünnisin serbestsin, sen de Alevisin seni göz altına aldım, demek gibi bir lüksü yoktur. Hatta bazen bu temel düşünceyi sarsıp irticayı ve gericiliği yaymak istediklerini düşünüyorum. Çünkü Atatürk’ün ilklerinin özünü Laiklik teşkil eder, bu ilkeler olmazsa Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de ömrü uzun olmaz.

İki kişi düşünün, ikisi de devlet memuru olsun. Mesai saatlerinde çalışıp molalarda birlikte yemek yer ve çay içerler. Ama ikisi de işten çıkıp özel hayatına gidince birisi Cami öteki Cemevi ya da Kiliseye, öteki A partisine berisi B partisine oy verebilir ve bunları yapmakta başkasının hak ve özgürlüklerine müdahale etmedikçe özgürdür.

Ayrıca Türklük meselesine gelelim, bizler kökeni Osmanlı üzerinden Selçuklu, Göktürk, Uygur ve Hunlara dayanan bir milletiz. Yani Türk Oğlu Türküz. Yani ülkenin kurucu unsurları (sadece Türkiye değil tarihsel süreç) Türktür, bu nedenle Türküm, çalışkanım, doğruyum diyoruz. Bu konuda en güzel açıklamayı bir dönem İstanbul Baro Başkanlığı yapmış olan Ümit Kocasakal çok güzel anlatıyor. Ayrıca Milliyetçilik nedir İlber Hocadan da dinleyebiliriz.

Maarif Davamız

Bu bölümde beni hem heyecanlandıran hem de buruk bir hüzün duymama neden olan yerler vardı. Özellikle okullardaki okuma fişleri… Tamamen bir fiyasko… “Kaya uyu, uyu, yat uyu” fişleri ile eğitim mi verilir? (!) Kitabın 185. sayfasında hoca çok güzel tavır koymuş, “Mehmet kalk, uyan, çalış!” demiş.

Sanayi Davamız

Sanayi alanında Erbakan hocanın ne denli derya deniz olduğunu onu tanıyanlardan bilmeyen yoktur diye düşünüyorum. Zaten Hocanın siyaset sahnesinde belirmesinin sebebi de “Her şey Türkiye’nin şeftali üretmek yerine motor üretmesiyle başladı” demesinden anlaşılmaktadır. Kitabın 198. sayfasında “Sanayileşmede asıl mühim olan 500 tane makarna fabrikasına sahip olmak değil, o makarna fabrikasını yapacak fabrikaya sahip olmaktır.” diyor. Yani montaj ülkesi değil üretim yapan tesislere sahip bir ülke olmanın gerekliliğini ifade ediyor. Halbuki günümüzde her şeyi dışarıdan ithal edip yine ithal aletlerle ithal elektrik kullanarak montaj yapıp “Yerli Üretim” (!) diye kullanıyoruz.

Diğer başlıklara girmeden burada bitiriyorum. Diğer konuları ve değinmediğim yerleri de ilgilisi iseniz kitabı alıp okumanızda yarar var. Ben kendimce bir çok ders edindim. Muhalif olduğum taraftar olduğum görüşleri de var Rahmetli Erbakan hocanın, ancak şunu çok iyi bilmek gerekiyor ki, çok çalışmalıyız.

Son Yazılar
Bir cevap bırakın